Yakın gelecekte Cenevre’de Silahsızlanma Konferansı’nda (CD) bir ilerleme kaydedilebilir mi?
Yazan: Ufuk Güneş
Silahsızlanma alanında, Yayılmanın Önlenmesi Antlaşması (NPT); Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC); Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) ve Kapsamlı Nükleer Denemelerin Yasaklanması Anlaşması (CTBT) gibi önemli düzenlemeleri müzakere ve kabul ederek takdire şayan işler başarmış, alanında en önemli ve ayrıcalıklı forumlardan olan Silahsızlanma Konferansı, gündeminde birçok önemli konu bulunmasına karşın, yirmi yılı aşan süredir yeni bir düzenlemeye hayat verememiştir.
Bu olumsuz gidişatın ardındaki en önemli nedenin, 90’lı yılların sonunda Silahların Kontrolü ve Silahsızlanma alanında başlayan kötü gidişatla birlikte, geçmişe dayalı ve sürüncemede kalmış siyasi sorunların ve çıkar çatışmalarının olduğunu düşünüyorum.
Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte RF’nin silahsızlanma alanındaki olumsuz yaklaşımı, Avrupa’da Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması (AKKA), Açık Semalar Antlaşması (ASA) ve Viyana Belgesi (VB) gibi düzenlemelerin akamete uğramasına yol açtığı gibi; Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler (INF) Antlaşması’nın da yitirilmesine sebebiyet vermiştir. 2000’li yılların başından bu yana, silahsızlanma alanındaki genel kötü gidişat, diğer silahsızlanma düzenlemeleri ve enstrümanlarını da aşındırmıştır.
Trump’ın ABD Başkanlığına gelmesi ise, bu ülkenin silahsızlanma alanındaki olumlu yaklaşımını büsbütün değiştirmiş ve Trump yönetimi döneminde ABD, hemen hemen RF gibi sert bir tutum benimsemiştir. Bu tutum ise, ABD’nin Müşterek Kapsamlı Eylem Planı’ndan (JCPOA), INF’ten ve ASA’dan çekilmesiyle neticelenmiş; böylece gerek küresel gerek Avrupa güvenlik mimarisi için büyük önem taşıyan silahların kontrolü ve silahsızlanma faaliyetleri marjinalleşmiş ve daha da kötü bir duruma gelmiştir.
Silahsızlanma Konferansı da tabiatıyla söz konusu olumsuz gelişmelerden ve çatışmalardan nasibini almaktadır. Halihazırda 65 üyesi bulunan CD’nin bölgesel grupları arasında keskin tutum farklılıkları bulunmaktadır. Günümüz şartlarında anlamlarını yitirmekte olduklarını düşündüğüm ama halen sürdürülen bu grup yapılarının kendi içlerinde de uyuşmazlıklar bulunmaktadır. Bununla birlikte, Konferans’ta en iyi uyumu G-21 ülkelerinin sağladığını ve tek ses olarak hareket ettiklerini söylemek kanaatimce yanlış olmayacaktır. Türkiye’nin, birçok müttefikin de içinde yer aldığı, Batılı ülkeler ve Diğerleri Grubu (WEOG) katılımcılarının çoğuyla görüş farklılıkları bulunduğunu dile getirmekte de fayda görüyorum. Bu bağlamda, en azından bir kısmının artık anlamını kaybettiklerini düşündüğüm grupların gözden geçirilmesine ihtiyaç bulunduğunu değerlendiriyorum.
2021 yılına geçmeden önce, CD’nin 2018 ve 2019 yılları çalışmalarına ve COVİD-19 salgını çerçevesinde aksadığı için kısmen 2020 yılı faaliyetlerine kısaca değinmekte fayda olduğuna inanıyorum.
2018 yılıyla beraber 2019 yılının, Cenevre’de görevli bulunduğum beş yıllık dönem içinde CD faaliyetleri açısından siyasi olumsuzlukların çok daha fazla öne çıktığı yıllar olduğunu söyleyebilirim. Ülkemizin de alfabetik sıraya göre altı sıralı başkandan biri olduğu 2018 yılı en yoğun çalışmaların yapıldığı yıllardan biri olmuştur. Bununla birlikte, 2018 yılı Suriye rejiminin de başkanlığı nedeniyle siyasi çekişmelerin artmasına ve temelde ABD ile Suriye rejimi arasındaki çatışmalara sahne olmuştur. 2018 yılında, CD’nin keza en yoğun çalışma dönemlerinden olan yılın son başkanlığını ülkemiz üstlenmiştir. Çoğunlukla üye ülkeler başkanlık görevini daha kalabalık ekiplerle ifa ederlerken; mevcut şartlar çerçevesinde ülkemiz başkanlık şapkasını giyen Geçici Maslahatgüzarla birlikte toplamda üç kişilik bir ekiple bu görevi oldukça yoğun bir tempoda sürdürmüş; başkanlığı döneminde uzlaşı sağlama arayışı içinde rekor sayıda toplantı gerçekleştirmiş, tarafsız ve uzlaştırıcı yönetimi ile gayreti nedeniyle üye ülkelerin takdirini kazanmıştır.
Gerek 2018 gerek 2019 yıllarının, ABD’nin oyun bozucu olarak öne çıktığı ve tamamen siyasi gerekçelerle Konferans’ın çalışmalarını sekteye uğrattığı dönemler olarak tarihe geçtiğini düşünüyorum. Öte yandan, ABD’nin “nükleer silahsızlanma”ya sıcak bakmadığını ve bu çerçevede dolaylı olarak CD’yi çalışamaz ya da somut sonuç alamaz bir formata dönüştürmeyi amaçladığını değerlendiriyorum.
2018 yılının, esasen yukarıda da kısmen değindiğim üzere, CD çalışmaları açısından son Çalışma Programı’nın (ÇP) kabul edildiği 1996 yılından sonraki en aktif ve verimli çalışma yıllarından biri olduğu söylenebilir. Zira, ÇP kabul edilememiş olsa da; CD gündemi çerçevesinde beş Çalışma Grubunun (ÇG) kurulması ve yıl boyunca çeşitli çekişmelere karşın olumlu çalışmalar gerçekleştirebilmesi bu tespitimi doğrulamaktadır. Bu dönemde, en önemli sorun, Suriye rejiminin başkanlığına dair ABD’nin protestoları olmuş ve neticesinde CD’nin her yıl BM Genel Kurulu’na sunduğu Rapor, teknik bir rapor düzeyinde kalmıştır.
2019 yılı, CD açısından ABD’nin keza olumsuz girişimlerinin arttığı bir yıl olmuştur. ABD, yılın başında Filistin’in gözlemci ülke olarak CD faaliyetlerine katılımını bloke etmiştir. ABD’ye bu girişiminde İsrail ve sonradan ilettiği mektupla Kanada katılmıştır. ABD’nin söz konusu girişimi, ülkemizin GKRY’nin gözlemci olarak CD’ye katılımına dair tutumunun da değiştirilmesine önayak olmuş; Filistin’e ilişkin söz konusu engellemenin yapıldığı toplantıda Türkiye’nin çekincesi kayda geçirilmiş; neticede ilkeli bir tutum izlenerek 2020 yılında GKRY’nin gözlemci üye olarak CD faaliyetlerine katılma talebine ülkemiz tarafından onay verilmemiştir.
2019 yılının CD açısından en olumsuz yönü, ABD’nin bu defa da Venezuela’nın başkanlığını gerekçe göstererek takındığı olumsuz tutum ve protestoları olmuştur. ABD bu tutumunda o kadar ileri gitmiştir ki; Venezuela muhalefetinin bir temsilcisini başkan olarak masaya oturtmak için gayret sarf etmiştir. ABD ayrıca, “malign” aktör olarak değerlendirdiği ülkelerin başkanlıklarının önlenmesini sağlamak amacıyla CD çalışma usullerinin ele alınması için ısrarcı olmuştur. ABD bu tutumunu, CD ÇP karar tasarısıyla ilişkilendirmeye çalışmış; böylece 2019 yılı ÇG çalışmalarının gerçekleştirilmemesine ve CD’nin iyiden iyiye marjinalleşmesine yol açmıştır. Buna karşın ABD, kabahati ülkemiz de dahil diğer ülkelerin üzerine yüklemeye çalışmıştır. Neticede 2019 yılı CD çalışmaları, 2018 yılına kıyasla oldukça sönük geçmiştir.
2020 yılında ise CD fiilen ancak COVİD-19 salgını nedeniyle kapanmanın başladığı Mart ayına kadar çalışabilmiş, bir ÇP kabul edilmesine Cezayir ve Arjantin başkanlıkları döneminde çok yaklaşılmış olmasına karşın; temelde ABD’nin usul kurallarının ele alınması hususundaki ısrarları nedeniyle 2020 yılı altı başkanının ortak girişimi ve desteğiyle hazırlanan bahse konu ÇP da oydaşma sağlayamamıştır.
2021 yılında da CD, çalışmalarına olumlu denilebilecek bir atmosferde başlamamıştır. 2019 yılında ABD’nin Filistin’in gözlemci üyelik başvurusunu reddetmek suretiyle tabiri caizse “Pandora’nın kutusu” açıldıktan sonra, bu konudaki teamül değişmiş ve ülkemiz GKRY’ye onay vermezken, 2020 yılında sessiz kalan İran bu yıl ülkesini suçlamak için bir platform olarak CD’yi kullandıkları gerekçesiyle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Yemen’in gözlemci üyelik taleplerini reddetmiştir. Gelecekte bu yolu izleyecek başka ülkelerin de ortaya çıkması beklenebilir. Öte yandan, ABD ile AB ülkeleri hatta başka ülkelerce ülkemiz üzerinde GKRY nedeniyle baskı yaratılmaya çalışılması kaçınılmazdır.
2021 yılında CD’de bir ÇP kabul edilmesi olasılığını ise mevcut şartlarda- sadece Silahların Kontrolü ve Silahsızlanmaya daha olumlu yaklaşan Biden Yönetiminin iktidara gelmiş olması dışında önemli bir siyasi atmosfer değişikliği olmadığı cihetle- oldukça düşük görüyorum. Bu vesileyle, Yeni START Antlaşması’nın süresinin uzatılmış olmasının da olumlu yansımaları olabileceğini dile getirmekte fayda buluyorum. ABD’nin, CD’de usul kurallarının değiştirilmesine dair talebini, CD ÇP karar taslağı ile ilişkilendirmek yönündeki tutumunu değiştirmesi de bunun bir işareti sayılabilir. Ne var ki, bu olumlu gelişmelerin dahi bir ÇP kabulüne yol açabileceğini öngörmüyorum.
ABD ile Kuzey Kore, Güney Kore ile Kuzey Kore arasındaki ılımlı rüzgarın da tersine dönmesi ve Kuzey Kore’nin nükleer silah ve füze çalışmalarını sürdürme eğilimi, olumsuz değerlendirmemi etkileyen faktörlerden biridir.
Netice olarak, yazımın başlığında yer alan “yakın gelecekte Cenevre’de CD’de bir ilerleme kaydedilebilir mi?” sorusuna yanıtım; “her ne kadar CD’nin beş gündem maddesi çerçevesinde ve gerçek anlamda bir ÇP’nın kabulünü düşük bir ihtimal olarak görsem de 2018 yılı çalışmalarına benzer bir şekilde çalışma grupları şeklinde çalışılmasını olası gördüğüm” yönünde olacaktır. Her hâlükârda, küresel düzeyde Silahların kontrolü ve Silahsızlanma alanında 90’lı yılların sonlarında esmeye başlayan tersine rüzgarların yönü ile mevcut siyasi atmosfer değişmedikçe, CD’de de kayda değer bir değişim beklemenin pek anlamlı olmayacağını değerlendiriyorum.
Öte yandan, halihazır şartlar değişmedikçe CD’ye yeni üyelerin eklenmesini; “yeni üyeler-yeni siyasi sorun ve çatışmalar” demek olduğundan ve yeni üyelerin katılımının CD’ye mevcut durumunda katma değer kazandıracağına inanmadığımdan isabetli görmüyorum. Bu çerçevede, ABD[1] ile İsrail, Filistin’in gözlemci üye olarak dahi CD çalışmalarına katılmamasına dair tutumunu değiştirmediği sürece, ülkemizin de GKRY’nin gözlemci üyeliğine karşı çıkmak için söz konusu ülkelerin tutumunu emsal göstermeyi sürdürmesinin ve anlamlı ve kayda değer bir karşılık alınana kadar tutumunu değiştirmemesinin tutarlı ve isabetli olacağını düşünüyorum.
[1] ABD Büyükelçisi, başvurunun reddedildiği toplantıda ülkesinin Filistin’e gelecekte de onay vermeyeceğini ifade etmiştir.